YUSUFÇELİK

Hoş geldin Ramazan!

Bizler, yani "hız çağının" yorgun yolcuları, dijital ekranların mavi ışığında kaybolmuşken, takvim yaprakları yine o kutlu misafiri işaret ediyor.

En güzel bir aylık yolculuk başladı.

Hoş geldin 11 ayın sultanı, hoş geldin, ruhumuzun dingin limanı Ramazan.

Gündem her saniye hızla akıp gidiyor. İnsan bazen kendi sesini bile duyamaz hale geliyor. İşte Ramazan, tam da bu gürültünün ortasında, kainatın bize "Dur!" uyarısıdır. Bildirim seslerini kısıp, vicdanın sesini açma vaktidir.

İnsanlara rehber olarak gönderilen son semavi kitap Kur’an-ı Kerim’in inmeye başladığı aydır. Literatürde "Kur’an ayı" olarak da geçmektedir. Kur’an, raflarda süslü kılıflar içinde saklanmak için değil, hayatın tam merkezinde, gönüllerin şifası, akılların rehberi olmak için indirilmiştir.

Ramazan, köken olarak Arapça bir kelime olup "ramad, ramda, er-ramza" kelimelerinden türediğine ilişkin çeşitli görüşler mevcuttur. "Ramad ve ramda", kuru yaz sıcağı anlamına geliyor. "Er-ramza" ise yaz sonunda yağıp yeryüzünü tozlardan temizleyen yağmur manasındadır.

İslam inancında Ramazanın başı rahmet, ortası bereket, sonu mağfiret kabul edildiğine göre, bana en mantıklı gelen ve kelimenin ruhuyla er-ramza kelimesi daha bir örtüşüyor sanki. Ne dersiniz?

Ramazana ilişkin kullandığımız kelimelerin ikisi hariç tamamı Arapça kökenlidir. İmsak, iftar, sahur, iftar ve teravih gibi kelimeler Arapça; oruç ve mahya ise Farsçadan gelmektedir.

Bu ay sadece takvim yapraklarından ibaret değildir.

İnsanın kendine derinlemesine yönelme, kırdığını onarma, bir gönüle dokunma, yani bir rehabilitasyon ve restorasyondur aynı zamanda. Bu ay, sadece aç kalmak olmamalı. Bu ay, üslubumuzu, bakışımızı hatta klavyemizi terbiye etme ayıdır. Biz oruç tutuyoruz ama orucun da bizi tutması gerekir, öyle değil mi?

"Nerede o eski Ramazanlar?"

Bazılarının "Nerede o eski Ramazanlar?" diye hayıflandığını duyar gibiyim sanki. Aslında Ramazan hep aynı Ramazan; değişen, kirlenen, hızlanan ve maalesef biraz da hissizleşen bizleriz. Belki de bu yüzden, iftar sofrasında bir araya gelmenin, bir hurma ile orucu açarken hissedilen o manevi hazzın, hiçbir dijital platformda karşılığı yok. Çünkü samimiyet, kopyalanabilir bir veri değildir.

Şimdi biraz yavaşlayalım

Şimdi biraz yavaşlayalım.

Ramazan'ı da modernizmin o öğütücü çarkları arasında bir "tüketim nesnesine" dönüştürmekten korkuyorum. Orucu sadece mideye tutturup; dilimizi, gözümüzü ve en önemlisi klavyemizi serbest bırakmaktan çekiniyorum. Tokun açın halinden anladığı, komşunun komşuyu yokladığı, "ben" değil "biz" diyebilmenin provasıdır. Bugünün kutuplaşmış, herkesin kendi mahallesinden diğerine bağırdığı Türkiyesinde, belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, bu iklimdir.

Yanı başımızdaki coğrafyalarda çocuklar iftarı bomba sesleriyle beklerken burada israf edilen lokma olmamasını ümit ediyorum.

Şehirlerin betonlaştığı, ruhların dijitalleştiği bu çağda, maneviyatın serin gölgesine sığınmaya hepimizin ihtiyacı var.

Ramazan önerileri

1) Oruç tutana saygı göster, tutmayanı ayıplama.

2) Açlığı hisset, fakirliği anla, yokluğu düşün.

3) Dua et, dua al, yardım et, gönül kazan.

4) Lüks iftarlara gitme, yemek fotoğrafı paylaşma.

5) Geçim sıkıntısı çekenleri unutma, sofrana öyle otur.

6) Sahip oldukların için Allah’a çokça teşekkür et.

Hoş geldin, sefalar getirdin Ramazan!